02:11 am - Saturday November 29, 2014

TÜRK HİKAYECİLİĞİ VECUMHURİYET DÖNEMİ HİKAYECİLİĞİ HAKKINDA BİLGİ

 

Cumhuriyet öncesi ve sonrası olmak üzere iki bölüm halinde ele alacağımız bu konuda, yeni bir araştırmaya girmeyerek, bilinen ve güvenilir kaynaklardan hareketle meseleyi toparladık. Divan edebiyatında hikayeye tekabül eden “Mesnevi ile geleneğimizde yaşayan ve uzun bir geçmişe sahip olan “halk hikayeleri”ni dışarıda tuttuğumuz zaman, bugünkü manasıyla hikaye, Tanzimat’tan sonra görülmektedir.Başlangıçta, anlatımı esas alan nevilere top yekun hikaye denilmiş. Hatta, batıdan yapılan ilk tercüme romanlara da bu ad verilmiştir. “Hikaye-i Mağdurîn”, “Hikaye-i Robenson” gibi. Zamanla metnin hacmine bağlı olarak “uzun hikaye” ve “kısa hikaye” denilerek tahkiye esasına dayalı edebî eserler bir ayrıma tabi tutulmuştur. Günümüze doğru gelindiğinde “hikaye” türün genel adı olmuş, romandan ayrı olarak ele alınmıştır. 1960’lı yıllardan itibaren “hikayece karşılık olarak “öykü” teklif edilmiş, hikayeyle birlikte bu da kullanılmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet öncesi hikayemizde ilk akla gelen isimler Emin Nihat Bey ve Ahmet Mithat Efendidir. Emin Nihat Bey’in “Müsameretname” adlı eseri yedi hikayeden ibarettir. Bu hikayeler yapı itibariyle, Boccacio’nun “Decameron”u ile doğuya ait “Bin Bir Gece” hikayelerim hatırlatmaktadır. Üslup bakımından ise, “Divan edebiyatı hikayeleri ile halk hikayelerinin de tesiri” söz konusudur. Ahmet Mithat Efendinin “Letaif-i Rivayet” serişi de, değişik metinlerden meydana gelmiştir. Metinler arasında gerek “dil, konu, üslup birliği” ve gerekse yapı bakımından bütünlük bulunmamaktadır. “Aralarında otuz-kırk sayfalık hikayelerden iki yüz küsur sayfa tutan kısa romanlar” vardır.Ancak, eserleriyle Ahmet Mithat Efendinin hikayeciliğimizde, batıyı tanıma ve tanıtma gayretlerinin önemi büyüktür. O, batıyla temaşa geçmemizde öncü simalar arasında yer alır.
Hikayeyi romandan ve anlatıma dayalı diğer türlerden müstakil olarak ele alan Sami Paşazade Sezai’dir.Sanatkar “Küçük Şeyler” (1892’de, ilk güzel küçük hikaye örneklerini vermiş, metnin dar çerçevesine fert hayatının önemli yanlarını yerleştirmiştir. “Küçük Hikayeler “konusuna kronolojik açıdan baktığımızda, Halid Ziya Uşaklıgil, Sami Paşazade Sezai’den dört yıl önce yayınlamıştır. “Batılı anlamıyla ‘Küçük Hikaye’ bu dönemde, Halid Ziya Uşaklıgil ile girer.” diyen İsmail Parlatır, Halit Ziyanın “Bir izdivacın Tarih-i Muaşakası 1888″, “Bir Muhtıranın Son Yaprakları 1888″ adı kitaplarının daha önce olduklarım belirtmektedir. Yine aynı dönemde, Nabizade Nazım’ın “Karabibik”! ise, “Küçük Hikaye”de olmazsa da,
Anadolu nün ve köy hayatinin realist bir tarzda ele alındığı ilk eserdir.Serveti Fünun dönemine gelindiğinde, hikaye türünü en iyi örnekleriyle zenginleştiren Halit Ziya Uşaklıgil’dir. Hikayelerim, romanlarının aksine, daha sade bir dille yazan Halit Ziya, romanlarındaki aydın tabakaya mukabil, hikayeleriyle daha geniş bir tesir alanına sahip olduğunun farkındadır. Suat Kemal Yetkince yazdığı bir mektupta bunu şu şekilde belirtir: “Küçük Hikayeler ‘Mai ve Siyahtan daha tesir yaptı. Bunların tertibi, inşası, hele lisanı edebiyat aleminde bir yenilik, bir gelişirlik kabilinden sayıldı.”
Kahramanlarım “acınmaya layık, zavallı insanlar “arasından seçen Halit Ziya özellikle, “şehir hayatinin mahalle içlerine ve fakir semtlerine yönelmiş, bu çevrelerin herhangi bir bakımdan dikkati çekip tanınmış tipleri üzerinde durmuştur.” Seçtiği
konuları tasvir ve tahlil gücüyle veren yazar, tahlil ve teknikteki başarısıyla hikaye türünün gelişmesinde de etkileri görülen bir sanatkardır.Halit Ziya’dan başka, Servet-i Fününcular arasında dikkati çeken diğer bir isim Mehmet Rauf’tur. Romanlarında, vakıayı ferdin iç hayatı üzerinde yoğunlaştıran sanatkar, hikayelerinde de “şahsî duygulanışlar, aşklar, istekler, ıstıraplar, hayal kırıklıkları ve ümitsizlikler…” işlediği temalar olmuştur. O, Servet-i Fünun döneminde romanlarıyla tanınmıştır, ikinci Meşrutiyetten sonra hikayeye önem verdiğim görüyoruz. “Sadece eserleri ile hayatım idame yolunu seçtiği için, çok ve edebî değeri olmayan aşk hikayeleri” yazması onun hikayede başarılı olmasına imkan vermemiştir. Romanlarındaki anlatım tekniğim hikayelerinde de devam ettirmiş, dil ve üslup bakımından farklı bir ifade getirmemiştir.Bu dönemde, yazdığı hikayeleriyle dikkati çeken Hüseyin Cahit Yalçın, hikayeciliği bir meslek olarak devam ettirmekle beraber, bu türde eserler vermiştir. Yazar, devrin diğer sanatkarlarından farklı bir şekilde, hikayelerinin şahıs kadrosunu aydın kesim ve İstanbul’da yaşayan azınlıklar arasından seçmiştir. O, bu özelliğiyle, “hikaye ve roman kişilerim Türk olmayan çevrelerden seçmekte” aşırıya gitmiştir. Dil ve üslup itibarıyla açık ve sade bir anlatıma sahip, “anlaşılır ve tabii olmak bakımından (…) Mehmet Rauf’un dil ve üslübundan üstün” olduğuna işaret eden Kenan Akyüz, Hüseyin Cahit’in hikayelerinde, “pek sağlam sayılmayacak bir tekniğe karşılık, kuvvetli bir tahkiye (…) ve ölçülü bir realizm” olduğunu belirtmektedir. Servet-i Fünun topluluğu içerisinde yer alan Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya’yı da burada zikretmek gerekir. Bu dergide yayınladığı hikayelerinden bir kısmını “Haristan ve Gülistan” adlı kitabında toplayan Ahmet Hikmet, süre has bir anlatımla, aşk teması etrafında hikayeler yazmıştır, îkinci Meşrutiyetten sonra, düşünce ve sanat anlayışında belli bir değişme görülen yazar bu dönemde, “özellikle millî mesajları ihtiva eden hikayeler kaleme” alır. Saffeti Ziya ise, yazdığı hikayelerde “İstanbul’un kozmopolit çevrelerindeki hayatı” anlatmış, belli bir çevrenin dışına çıkamamıştır. “Millî Edebiyat” dönemine gelinceye kadar, edebiyatımızda “Küçük Hikaye” türünde önemli bir mesafe alınmış,Sami Paşazade Sezai “Küçük Şeyler”!, Halid Ziya Uşaklıgil iki yüz civarındaki hikayeleri ile türün gelişmesine hizmet etmişlerdir. Servet-i Fünun döneminde eser verip, fakat bu mektebin dışında kalan Hüseyin Rahmi Gürpınar,Ahmet Rasim, Mehmet Celal, Mehmet Vecihî vs. yazarların da hikaye türünde eserler verdiklerim belirtelim.”Millî Edebiyat” dönemi Türk hikayeciliği için önemli gelişmelerin olduğu bir zaman dilimidir. Devrin en güçlü sanatkarı Ömer Seyfeddin’dir. Kenan Akyüz’ün belirttiği gibi, “Ömer Seyfeddin’e kadar bir yazarın kendisine tek basma bağlandığı bir edebî nevi durumuna” gelmeyen hikaye, onunla edebiyatımızda bir meslek olarak ele alınmıştır. Ondan önceki sanatkarlar, hikayeye uygun malzemeleri değerlendirmişlerdir. Hikayeciliği meslek haline getirmekle Ömer Seyfeddin, hem türün değerim artırmış,hem de romanla yarışacak bir seviyeye ulaşmasına öncülük etmiştir.
Ömer Seyfeddin, yazdığı hikayelerinde cemiyet meselelerim işlemiştir. Bir kısmında ise kahramanlık ve hamasî duygulara göre metinler kurulmuştur. Yazar, hikayelerinde şahsî yaklaşımım ortaya koymuştur. Onun hikayeler yazdığı dönemde memleket, sosyal ve siyasî bunalımlara sahne oluyor, her gün yeni yeni olaylar yaşanıyor, topraklarımızdan yeni kopmalar meydana geliyordu.
Sanatkar ise, bütün bu olayların karşısında eseriyle “millî şuuru kuvvetlendirmek ve -aksak yönleri mizahî yollu tenkit ederek-” uyanışa hizmet ediyordu. Toplumun değişik kesimlerinden seçtiği kahramanları vasıtasıyla millet hayatinin çeşitli yönlerine eğilen Ömer Seyfeddin’in dinî, tarihî, siyasî, millî konularda olduğu kadar; cehalet,bozulma, haksızlık ve sahtekarlık konularına da yer verdiğim görüyoruz. Cemiyetteki marazî tarafları, genellikle ironique bir anlatımla ortaya koymak suretiyle, bozulmanın sebeplerine dikkati çekmiştir. Dilinin, devrine göre sade oluşu, üslübundaki akıcılık onu, sağlığından itibaren okunan ve beğenilen bir yazar haline getirmiştir.’Bu bakımdan onun eserleri, hikayeciliğimiz için bir dönüm noktası olmuştur. Yazarı, “bir uyanış edebiyatının öncüsü” olarak vasıflandıran Sadık K. Tural, onun sanatım şu şekilde değerlendirmektedir:” “Maupassant tarzı’ olarak bilinen vurucu sonlu klasik vaka hikayelerinin bizdeki en büyük isimlerinden biri olarak Ömer Seyfeddin, ele aldığı konuların çeşitliliği (…), fîgürlerinin hayatiyeti ve dilinin tabii akıcılığıyla kendisinden sonra gelen hikayecileri etkilemiştir.”
Dilin sadeleşmesi, “Küçük Hikaye”nin Cumhuriyet dönemine ulaşması ve edebiyatımızın Anadolu’ya açılması hususunda, Halide Edip, Yakup Kadri ve Refik Halit, bu dönemin hikaye türünde eser veren tanınmış diğer isimleridir. Bu yazarlar, edebiyatımızdaki şöhretlerim romancı olarak kazanmalarıyla beraber, hikayeyi de ihmal etmemişlerdir. Halide Edip ve Yakup Kadri, Millî Mücadeleyi konu alan hikayeler yazmış; tarihî vaka’ları, memlekette yaşanan dramatik vaziyetleri, Anadolu insaninin durumunu dikkatlere sunmuşlardır.
“Maupassant tarzı” denilen, “başlangıcı, düğüm noktası, sonu olan” hikayeler kaleme alan sadece Ömer Seyfeddin değildir. Devrin diğer sanatkarları da aynı anlayışa bağlanmışlardır. Halide Edip, Yakup Kadri ve Refik Halid’te de Maupassant’ın etkisi açıkça görülmektedir. “Maupassant’ın Normandiya köylülerine ve taşra hayatına bakış tarzı Anadolu Coğrafyası ve insanına tatbik edilir.” Birçok özelliğiyle Maupassant’ı edebiyatımıza taşıyan Yakup Kadri, “anlatma tekniği” bakımından Daudet’nin de etkisi altında kalmıştır.
Anadolu’ya açılan, Anadolu insaninin hayatım kendi şartları içerisinde ele alan diğer bir yazarımız Refik Halit de, ferdî gerçekleri sağlam bir gözlemle ortaya koymuştur.
“Memleket Hikayeleri” ile bu alandaki ününü artırır. O, karakter tahlilleriyle ve icat ettiği vaka’larıyla türün başarılı örneklerim vermiştir. Cemiyet meseleleri, devrin şartlarına bağlı olarak, hikayecilerimiz için önemli malzeme kaynağı olmuştur. Halit Ziya’nın, İstanbul’un fakir semtlerinde bulduğu konuları, “Millî Edebiyat” dönemi sanatkarları Anadolu’da aramışlar, harbin getirdiği olumsuzlukları insanımızın hayat tarzıyla birleştirmek suretiyle yeni konular elde etmişlerdir. Mevzularını halkın arasından seçen Yakup Kadri ve Refik Halit, gözlem kabiliyetlerim, güçlü anlatımlarıyla birleştirerek hikayeciliğimizin yeni boyutlar kazanmasında etkili olmuşlardır.
Hikayeciliğimizin gelişmesinde ve Cumhuriyet döne mine ulaşmasında adı geçen sanatkarlardan başka simalar da vardır. Ancak bunlardan bir çoğununun hikayeleri gazete ve dergi sayfalarında kaldığı için, kendi dönemlerini aşamamışlardır. Asaf Muammer, Ali Suat, Ziyaeddin Bedii gibi. Bir kısmı ise, yazdıkları hikayeleri kitap haline getirseler de kalıcı bir etki sağlayamamışlardır. Cemil Süleyman ve Raif Necdet gibi. Cumhuriyet ile beraber edebiyatımız da yeni
bir devreye girmiş olur. Diğer edebî türlerin yanı sıra, “Küçük Hikaye” de gelişmeye devam etmiştir. Gerek tercüme faaliyetlerinin tesiri, gerekse batıya açılma anlayışı, sanatta yeni arayışları da beraberinde getirmiştir. Edebiyatta sos-yal problemlere yönelme, sanatkarlarımızın en çok ilgilendikleri konular olmaya devam etmiştir.
Batıda “Küçük Hikaye” ile ilgilenen sanatkarları iki grupta toplayabiliriz. Birinciler, vaka’yı Ön plana alan, gerilime dayalı hikayeler yazarlar. İkinciler ise, alışılmışın dışına çıkar, başlangıç ve bitişte bütünlük aramazlar. Birincilerde vaka bütünlüğünün korunmasına mukabil, ikinciler vaka’yı ruh çözümlemesine bağlarlar. Guy de Maupassant’ın hikayeleri birinci gruptakilerin en iyi örnekleridir. “Maupassant tarzı” olarak isimlendirilen hikayelerde vakanın gücünden yararlanılır. “Müstesna hayatlar ve maceralar yaşayan” kahramanlar anlatılır. Maupassant gibi yazarlar, daima bir ihtirası, bir karakteri çizer, bununla yetinirler. Anlattıkları insan hikayenin süresi boyunca hep aynı ihtirasın, gayenin peşinde koşar, hepsi tek taraflıdır.” ikinci gruba giren hikayeler ise, Anton Çehov’a bağlanmaktadır. “Çehov tarzı” batıda hikayenin yeni bir anlayış ile ele alınmasıdır. Cemiyet meseleleri arka plana itilmiş, ferdin gerçeği öne çıkmıştır. Cemiyet problemleriyle beraber olay da ikinci plana düşer. Çehov’da “şuur altı manzaraları” bulunduğu için, vaka aranmaz. Hayat, kötümser bir gözle algılanmaz. Ferdin iç zenginlikleri, iç çatışmaları, derin psikolojik yapışı üzerinde durulur. Kısaca ,insan ölçü olarak alınır ve bütün yönleriyle çözümlenmeye çalışılır. Çehov’un hikayelerinde “bütün şahısların derin ve zengin iç hayatları vardır.” Fert, cemiyet içinde pasif ve mütevekkil haliyle karşımıza çıkarılır. Hayatın fert üzerindeki acı yanlarım alayla dile getiren Çehov, “İnsan ömrünün istisnaî yanım değil, her günkü alelade yanım” ortaya koymaktadır.
Cumhuriyet döneminde, iki tarzın da örneklerim buluruz. “Maupassant tarzı”, geçmişin devamı mahiyetindedir. Daha önce bu tarzda hikaye yazanlar, “dilin sadeleşmesi” ve “halka yönelme” bakımından, kendilerinden sonraki kuşağın başarılı olmasına zemin hazırladılar. Bundan dolayı, “Küçük Hikaye”nin gelişmesinde “Millî Edebiyat” dönemi yazarlarının etkisi önemlidir.
“Millî Edebiyat” devrinde bağlanılan gerçekçilik anlayışı, Cumhuriyet döneminde de güçlenerek devam etmiştir. Yeni sanatkarların katılmasıyla, hikayede çeşitli konular işlenmiş, böylece değişik akımların edebiyatımıza girmesi çabuklaştırılmıştır. Gerçekçi anlayışa bağlanan bazı sanatkarlar, sosyal problemlere ideolojik olarak yaklaşarak olayları “sosyal gerçekçilik” açısından değerlendirdiler. Sadri Ertem ve Sabahattin Ali’nin öncülük ettiği “sosyal gerçekçilik” akımı, başlangıçta ilgiyle karşılandı. Ancak, “sonunda kendi aşırılığına saplanmak tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.”
Sosyal gerçekçiler, cemiyetteki olumsuzlukları vermekte aşırıya gittiler. Bu anlayış, daha güzel bir dünyada yaşamak ve mutlu olmak isteyen insanın duygu ve arzularına cevap vermiyordu. Cemiyeti ilgilendiren olayların yanında, ferdin iç gerçekleri, yalnızlığı, bunalımı, cemiyetle ilişkileri gibi konuların üzerinde durulmasına da ihtiyaç vardı.
Yeni hikayeciliğimizin temsilcisi olanlar, bir taraftan sosyal gerçekçilik anlayışım güçlendirirken, bir kısmı yeni arayışlara devam etmekteydi. 1930-1950 tarihleri arasında, bu akım devam etmekle beraber, ferdî gerçekler gündeme gelir. “Gözlemci-gerçekçi” veya “tasvirci-gerçekçi”ler, bakışlarını yeni temalara çevirme gereğim duyarlar. Gözlem ve tasvir güçlerim, cemiyet hayatım yansıtmak için, kullanan sanatkarlar, ferdî duyguları da çözmeye çalışıyorlardı. Kalabalıklar arasındaki ferdin durumunu anlatan eserler, hikayeciliğimiz için yeni anlayışı da beraberinde getirir. Böylece, cemiyet içindeki ferdin gerçeklerine yönelen yazarlarımız ortaya çıkar. Bu yıllarda, “küçük hikayece hızlı bir gelişme dikkati çeker. Yazarlarımız, “gerçekçi” anlayışla cemiyete yönelince, zengin bir malzeme birikimiyle karşılaşırlar. Cemiyet hayatında görülen olayları her yazar ayrı bir tarzda ele alır. Osman Cemal Kaygılı ve F. Cehalettin gibi bir kısım sanatkarlar, mizahî bir anlatımla yaklaşırlar. Bunlar, konularını büyük şehrin kalabalıkları arasından seçerler. Bir kısmı ise köy e yönelip, köylerimizdeki yaşama biçimini dramatize ederler. Mahmut Makal, Talip Apaydın, Muhtar Körükçü gibi…
“Maupassant tarzı”nın devam etmesiyle beraber, “Çehov tarzı”nın da hikayeciliğimiz içerisinde yer aldığım yukarıda belirtmiştik. Bu türün ilk örneklerinin “yol açıcılar” arasında yer alan Memduh Şevket Esendal’da bulunduğu belirtilmektedir. Bu, bir ölçüde, sanatkarın cemiyete ve insana bakışıyla da alakalıdır.
Cemiyet içindeki ferdin ruh çözümlemesine bağlı olarak gelişen Çehov tarzında, olaylara göre devam eden bir yaşama biçiminin yerini ferdin cemiyet içindeki durumu almıştır. Bu bakımdan, benzer bir anlatım tarzı, Esendal’dan sonra Sait Faik Abasıyanık’ta da karşımıza çıkar. Hikayede gerilimi sağlayan unsurlara değil, günlük olaylara yer verilip, ferdin ruh çözümlemesine gidilir.
“Gerçekçi” ve “Sosyal Gerçekçi” anlayışlar ferdi ihmal ediyordu. Özellikle, fark edilmeyen, büyük şehrin kalabalığı arasında unutulan “küçük insan”ın problemlerim dile getirmiyordu. Yeni bir anlayışla, mutlu olabileceği bir hayatın özlemim duyan “küçük insan”ın varlığına dikkatimizi çeken Sait Faik olmuştur. Böylece, başlangıçta “tasvirci-gözlemci” olan sanatkar, “daha güzel bir dünyada” yaşamanın hayalin! kuran ferde yönelir.
Sait Faik’in bu anlayışı, hikayeciliğimizde bir arayışın sonucu olarak karşımıza çıkar. Daha önce, “sosyal gerçekçi” olan bir kısım yazarlar, bu yeni tarzı benimserler. Oktay Akbal, yıllar sonra, kendi hikayeciliğini anlatırken, sanatındaki değişme çizgisine işaret edecektir. Artık gerçek, insanın iç dünyasında aranır. Sanatkar, hayalim kurduğu dünyayı başkalarına, yahut okuyucuya, yemden düzenlenmiş olarak, bir bütün halinde ulaştırmak ister. Bunun için de, “başı sonu belli bir olayı” değil, “kişinin iç yaşantısı”nı vermeye yönelir.
Şu hususu da belirtelim ki, Sait Faik son döneminde yazdığı hikayelerde “Sürrealizmi kayar. Bunlarda, bütün özellikleriyle olmasa da, baskı altında tutulan duygular ve ferdin iç gerçekleri soyut bir anlatımla dikkatlere sunulur.
Gerek tarz ve gerekse anlatım bakımından Cumhuriyet hikayeciliği, otuz yıllık süre içerisinde hızlı bir gelişme gösterir. Farklı anlatım biçimleri denenir ve tür yeni imkanlara açık tutulur. Hayat, küçük olaylara göre anlatılır. Ancak, birbirine benzeyen yaşama biçimlerinin yerini, “kaynağı daha çok derinlerde” olan ruh halinin tespiti alır. “Dar çerçeveler içinde çalışan” hikayeciler, dilimizin “arınma ve kendisini bulma yolundaki gelişimine önemli katkıları olmuştur. Dilin yaygın kullanımı ve işlerlik kazanması türün bol örnekleriyle sağlanmıştır. Diğer yandan, bu dönemde konuların özelliklerine uygun anlatıma gidilmiş, kahramanlar kendi konuşma tarzlarıyla verilmiştir. Okuyucu, kahramanla aralarında bir “iç benzerlik” bulur
Yahut, yazarın itibarî dünyasıyla, kendi gerçekleri arasında yakınlık görür. Bütün bunlar, edebî bir tür olarak hikayenin önemini artırmaktadır.

 

Lütfen beğendiğiniz ve işinize yarayan yazılar hakkında yorumlarınızı ve teşekkürlerinizi eksik etmeyiniz…

Filed in: YAZILAR

No comments yet.

Leave a Reply