17:27 pm - Thursday October 30, 2014

Edebiyatın güzel sanatlar içindeki yeri nedir?

Edebiyatın güzel sanatlar içindeki yeri nedir?

Akademik YORUM: Tanzimat sonrası Türk Edebiyatının isimlendirilmesinde çeşitli görüşler var: Arayışlar Devri Türk Edebiyatı, Batı Tesirinde Gelişen Türk Edebiyatı, Modern Türk Edebiyatı, Yeni Türk Edebiyatı. Bu konuda neler söylersiniz ?
BEKİROĞLU: Bu sorunun cevabını ararken muhtevayı gözden uzak tutmamak gerek. Ne görüyoruz Tanzimat’tan sonra ? Her şeyden evvel yoğun bir “medeniyet krizi”, Tanpınar’ın tabiriyle. O adı aranan edebiyat yüzyıllarca bir Müslüman doğu ülkesi olarak yaşamış, bütün alt yapılarını bu sistemin türevleri üzerine ama hep o aynı ve mutlak kaynaktan kurmuş bir toplumun edebiyatı. Bütün üst düzey söylemleri için geçerli bu. Sadece edebiyat için değil. Sonra bakıyorsunuz bir zaman, 1839’da şartlar öyle gerektirdiği için Osmanlı batılı devletlerin medeniyetleri dairesine giriyor, çünki doğulu olarak bu iş halledilmiyor diyerek medeniyet atlamaya kalkışıyor. Bu dönemin çok net özelliği hiç olmazsa söylemi yüklenenler bazında batılılaşma çabalarıdır. Bu bakımdan Tanzimat sonrası edebiyatı için (bu doğrudan Tanzimat Edebiyatı için de geçerli bir müddet) aranacak isimler arasında “batı” kelimesinin veya onun yerini tutabilecek bir kelimenin mutlaka kullanılması gerek. Bunu görmezlikten gelemeyiz. Esasen sizin de verdiğiniz isimler arasında zikrettiğiniz “yeni”, “batı”, “modern”, hatta “Avrupai” kelimeleri o dönemin şartları içinde hep aynı manaya geliyor. Unutmamak gerek, kelimeleri dönemin ruhu içinde değerlendirmek bir zarurettir. O yıllarda batı, yeni ve Avrupa aynı manaları yükleniyor. Karşısında da doğu, eski ve yerli var malum. O zaman bu tabirler arasında mukayese yapmaya kalkışmak biraz abes kaçıyor. Belki ne olabilir, sadece bir tek tabir üzerinde birleşiyor olmanın sağlayacağı pratik faydalar ile biraz da pedagojik kolaylık. O zaten diğer edebi dönemler için de var. Divan Edebiyatı mı, Eski edebiyat mı, Edebiyat-ı Kadime mi ? Bunlar üzerinde zaman harcamak bilmem nereye kadar uygun ? Geriye kalıyor “Arayışlar Devri Türk Edebiyatı.”
Arayışlar Devri Türk Edebiyatı, bana günümüz için daha uygun geliyor. Belki biraz daha geniş tutarsak, Cumhuriyet dönemi için. Bu dönemin çok net özelliği yönetimdeki çok sesliliğin aynen güzel sanat söylemlerine aktarılmış olması. Bakın mesela sadece edebiyat için konuşmak gerekirse, aynı anda birbirinden ne kadar farklı ve hatta ne kadar zıt şekil ve muhteva etkisi bir arada yaşıyor. Hala aruzu deneyenler, heceyle yazanlar, serbest yazanlar, halk edebiyatı, eski edebiyat formlarını, dahası imajlarını, telmihlerini, kısacası yapı malzemelerini kullanarak eski ya da yerli ile çağ arasında bağlantı kurmaya çalışanlar, batıyı takip etmeye çalışanlar, post modernizmin örnekleri, daha neler neler. Çok hetorojen bir kesit bu. Onun için şahsi kanaatimce “arayış” kelimesi çok sesliliğin, kültür arayış ve hatta bunalımları ile paralel gittiği günümüze daha uygun.
Akademik YORUM: Edebiyatın güzel sanatlar içindeki yeri nedir ? Bir sanat olarak edebiyatın topluma katkısı hangi boyuttadır ?
BEKİROĞLU: Edebiyatı güzel sanatlar içinde bir yere koyarken hangi nokta-i nazardan bakacağız ? Çok farklı tanzimler çıkabilir ortaya. Yaygın olarak güzel sanat dalları beş tane olarak kabul edilir. Edebiyat –daha ziyade şiir kastedilir burada- arkasından müzik, resim, heykel ve mimari. Edebiyat bunlar içinde en soyut olan güzel sanat dalıdır. Çünki, malzemesi dildir. Malzemesinin dil olması onu herkes için olmanın yanı sıra hudutları en dar, belki milli olan tek sanat dalı haline de getirir. Taşınması, eserini seyirci ile doğrudan karşı karşıya getirmesi, nesilden nesile aktarılması, orijinalinin korunması bakımlarından da en avantajlı sanat dalıdır. Müzikle beraber fonetik sanatları oluşurlar. Diğerleri plastik malzeme ister. Bu noktalardan sonra, pratik fayda itibariyle de bu sıralama geçerlidir. Pratik fayda mimariden şiire doğru azalır. Ne kadar güzellik endişesiyle yapılmış olursa olsun, Dolmabahçe nihayet padişah ve yakınlarının yaşaması, soğuktan taarruzdan korunması için yapılmış bir “ev”dir. Bütün mükemmeliyetine rağmen Süleymaniye nihayetinde bir ibadethanedir. Edebiyata baktığımız zaman ise, ne kadar fayda endişesi taşırsa taşısın hiç bir şiir bir çocuğun karnını doyuracak güçte değildir. Ondan bunu beklemek de zaten abesle iştigal olur. O zaman sorunuzun ikinci kısmına geçelim. Edebiyatın toplumla bağlantısı ne ? Toplumla bağlantı eğer pratik fayda anlamında kullanılıyorsa bu edebiyata karşı haksızlık olur, biraz evvel belirttim, edebiyatın tabiatına aykırı. Ama diğer yandan toplumun islahı hususunda edebiyatın mutlaka söz sahibi olduğuna inanıyorum; çünki, her şeyden evvel şiir ferdin ruhundaki iyi ve güzeli uyandırarak ferdi iyi ve güzele teşvik eder. Arkası zaten kendiliğinden gelir.
Akademik YORUM: Edebiyatta “gerçeklik” nasıl olmalıdır ? Güzelin yanında çirkinin de teşhir edilmesi sizce uygun mudur ?
BEKİROĞLU: Burada “gerçeklik” lafı eğer tabiat anlamında kullanılıyorsa, sadece edebiyat için değil, bütün güzel sanat dalları için kaçınılmazdır; zira, insan muhayyilesi gerçekle ve tabiatla sınırlıdır. Eğer gerçeğin zıddı noktasına “duygu ve hayal” koyuluyorsa o da gerçeğin bir parçası değil mi ? Dikkat edilirse en soyut ve gerçekten en kopuk gibi görünen heykel ve resim eserlerinde dahi bütün formları istisnasız tabiatta mevcut biçimlerin değişik tarz ve anlayışlarla yorumuna, stilizesine indirgemek mümkün ve kaçınılmazdır. Bu noktadan sonra belki o gerçekliğin ya da gerçekçiliğin “nasıl”ı düşünülebilir. Burada çirkin giriyor meseleye. Çirkin, kuşkusuz tabiatın yarısı, onsuz olamayız. Kaldı ki çok izafi bir kavram. Bana çirkin gelen size güzel gelebilir. Fakat çirkinin yıpratıcı teferruatıyla müstehcen, sadizm ve galiz gibi sınırları zorlayarak verilmesini tasvip etmiyorum. Çirkin, eser içinde bir fayda sağlayacaksa, çirkini göstermek suretiyle güzeli teşvike yarayacaksa o zaman kabul. Ve bu durumda mutlaka sanat eserinin bütünlüğü içinde bir fonksiyon taşıması, sadece kendisi için var olmaması gerek. Zaten bu, sanat eserinin yapısındaki her yapı taşı için geçerli bir kural. Bütün içinde bir fonksiyonu olmayan, kendi başına bir kıymet taşımanın ötesinde bir değer ifade etmeyen her ayrıntı, sanat eserinin bütünlüğü içinde gereksizdir ve zededir… Zaten sanat eserini gerçek hayattan ayıran da bu değil mi ? Düşünün sabah kalkıp şu an şuraya gelinceye kadar yaşadığımız bütün gerçekler ciltler doldurabilir. Ama ondan bir öykü çıkarmaya kalkıştığımız anda seçmeci tavrımız başlıyor. Çehov2un o çok yaygın sözünü unutmamak lazım. Öykünün başında duvarda asılı bir tüfek gösteriliyorsa okuyucuya, o öykü sonunda mutlaka patlamalı.
Tabii bunlar da biraz zamana, akıma modaya bağlı şeyler. Anlayışlar sürekli etki tepki münasebetiyle birbirlerini yıkıyor ve doğuruyor. Bir evvelki bir sonrakiyle benzeşiyor. Geriye bir tek gerçek sanat eseri kalıyor. Edebiyatımızda da zaman zaman gerçeği yansıtmak adına ayrıntının gayeden koparak bağımsızlığını ilan ettiğini gördük. Bunları zaman ayıklar. Zaman ve halkın beğenisi mutlaka ve mutlaka gerçek eserle sahtesini birbirinden ayırır.
Akademik YORUM: Klasik Türk edebiyatındaki “mesneviler”, bugünün “romanı” ile fonksiyel olarak ne gibi ortak ve farklı özellikler gösterir ?
BEKİROĞLU: Mesnevilere klasik edebiyatımızda roman veya hikayenin yerini tutan türler olarak bakmak yaygın gerçeklik payı kuvvetli bir görüştür. Bizim şu an “roman” olarak tanıdığımız ve değerlendirdiğimiz tür “batıdaki manasıyla” gelişen bir roman türüdür. Eğer bu manasıyla bu tür batıda biçimlendiyse onu yaratan batı medeniyetidir demek. Yüzyıllarca “roman” müslüman doğuda gelişmedi ve buna benzeyen bir tür olarak mesnevi ile sınırlı kaldı ise, bu medeniyet bunu yaratıyor demektir. İki ayrı medeniyetin yarattığı sanat eserlerinin birbirinden farklı olması kaçınılmazdır. Roman batıda malum çok uzun bir tekamül sonunda belki destanlardan başlayarak ortaya çıkmış. Mesnevi de kendi çizgisinde bir başka tekamülün halkası. Acaba mesnevi bir gün Türk toplumunda “roman”a dönüşebilir miydi ? Hayır diyebiliriz. Bugün anladığımız manada romana dönüşemeyebilirdi ama bir başka manada, bir başka medeniyetin yarattığı bir romana –adı da roman olmazdı- dönüşebilirdi. Bunu görme ve yaşama şansımız artık kalmamıştır. Lakin bugünkü romanla mukayese etmek gerekirse mutlaka, mesnevi manzum yazılma mecburiyeti, konularının sınırlılığı ve şaire, kahramanını kaderi karşısında söz söyleyecek tarzda serbest bırakma yetkisini vermiyor olması yanlarıyla romana göre daha dar kapsamlı ve farklı bir yapıdadır.
Akademik YORUM: Bugünün şair ve edipleri Klasik Türk Edebiyatından ne gibi şekil ve muhteva unsurları alabilir ?
BEKİROĞLU: Günümüz edebiyatının “arayış” yanının kuvvetli olduğunu vurgularken biraz da bu noktadan bakıyordum. Bu da sadece roman için değil, güzel sanatların bütün dalları için geçerli, fakat bıçak sırtı gibi çok hassas ve keskin bir çizgi. Şimdi bakın geçmişle flört etmek bugünlerde çok yaygın, hatta moda. Bunu bilinçle ve duyarak yapan da var, sadece moda olduğu için veya hobi olarak yapan da var. Makul olmak lazım. “Nostalji” tehlikeli bir kelime. Eski dokumaları gömlek haline getirerek giymek, yemenilerden kemer yapmak, geçmiş zaman yalılarını eğlence merkezine dönüştürmek, sırma işli havluları çerçeveleyerek duvara asmak, iki mangal üç şamdanla şark odaları düzenlemek bize sadece dışardan seyrediyor olmanın Oryantalistçe hazzını verebilir. Ve bu yol bir gün Topkapı Sarayı’nı bilgisayarlarla yönetilen bir eğlence sitesine dönüştürmekle de sonuçlanabilir. Söz konusu edilen bu mu ? Hayır tabii. Kuvvetli bir yapı inşa edebilmek, geçmişle bugün arasında sağlam bağlar kurabilmek için, bu iki hatta üç zamanın da içinden bakmayı bilmek gerek. Tanpınar, hat sanatındaki bozulmaya değindiği çok güzel bir yazısında, eskilerin her harfi bir meleğin beklediklerine dair inanç sahibi olduklarını belirtir ve son zamanlarda hat sanatımızda görülen tereddiyi bu samimi inancın kaybolmuş olmasıyla izah eder. Aynı düşünceyi günümüz araştırmacılarından Beşir Ayvazoğlu, Cennet düşüncesini diriltmeden minyatürü diriltmeye kalkmak bir sosyete hobisi olmanın ötesine geçemez, şeklinde tekrarlar. Bunlar eserleri müessirleriyle ve onun da arka planıyla izah edebilmeyi başarabilmiş güçlü dikkatlerin sarfettiği cümlelerdir. Her şeyin arkasında bir şeyin olduğunu unutmamak lazım. Bütün bunlardan sonra, bütün güzel sanat dalları için geçmişin mirasından faydalanmak mutlaka ve mutlaka gerekli. Böyle olmadan zaten olamaz. Olamayacağını, sanat dallarımız içinde mazisi en kısa olan heykel ve resimden (minyatürü hariç tutarak batıdaki manasıyla gelişmeye çalışan bir resim sanatını kastediyorum) zaten anlamış bulunuyoruz. O zaman belki bizim için tek yol geçmişe ve geleceğe içinden bakmayı başarabildiğimiz bir noktada geçmişle sağlıklı ve olumlu ilişkiler kurmak olacaktır. Yani öyle bir yapı kuracaksınız ki içinde hem geçmişten lezzetler, görünmeyen dayanaklar, kökler, destekler bulunacak ama diğer yandan da yeni ve özgün olacak. Seyircide ilk defa görüyormuş intibaını uyandıracak.
Somut olarak konuşmak gerekirse bugünün şair ve edipleri geçmiş edebiyatımızdan belki en fazla imaj olarak yararlanabilirler. Çünki biçim ve metod itibariyle çok fazla değişmişe benzesek de biz hâlâ o insanız. Geçmişin imajlarını, günün şartları içinde yepyeni bir kompozisyonla yorumlayarak yani geçmiş ve gelecek arasındaki bugünün insanının ihtiyaç ve güzelliklerini ve yorgunluklarını, isyanlarını, bunalımlarını, ümitlerini sunacak şekilde değerlendirmek mümkün. Zaman zaman bunun güzel örnekleri ile karşılaşıyoruz. Sonra modern bir hikayede kıssahanlık geleneğinin devamı, meddah tarzı, yeni yorumlarla gazeller, aruzun yeni kılıklarla şiirdeki esintileri, eski insanın yeni biçimlerle izahı vs. vs. Bunların çok güzel örnekleri var. Türk sanatı zannediyorum, her dalında böyle bir yoldan arayışlarını yoğunlaştırmak mecburiyetinde. Eskiyi aynen tekrarlamak ya da eskiyle bağları tamamen koparmak tuzaklarına düşmeden.

Lütfen beğendiğiniz ve işinize yarayan yazılar hakkında yorumlarınızı ve teşekkürlerinizi eksik etmeyiniz…

Filed in: YAZILAR

No comments yet.

Leave a Reply